REENKARNASYON - KARMA İNANCI VE KAVRAMSAL KARMAŞA
Reenkarnasyon (reincarnation) kelimesi fransızca kökenli olup, insanın nefsinin ölümünden sonra bir başka bedene geçerek, yeniden hayata döndüğünü ve tekrar bedenlendiğini ifade eden bir inanç sistemidir.
Etimolojik bakımdan ise yeniden ete bürünmek anlamındadır.
Reenkarnasyonun yine Fransızca metempsycose ve transmigrasyon kelimeleriyle de bağlantısı bulunmaktadır.
Türkçeye tenasüh ve ruh göçü olarak tercüme edilen bu kelimelerin ve içerdikleri anlamların bilinmesi, reenkarnasyonun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Tenasüh, nesh kökünden gelen Arapça bir kelime olup, bir şeyin bir başkasına intikali anlamındadır.
İncelendiğinde tanımsal farklılıklar da bulunduğu görülür. Örnek olarak bazı inanç sistemlerinde yeniden doğuşun insan bedeninde olacağı öne sürülürken, bazılarında hayvan ve bitki bedenlerinde de yeniden doğuşun olabileceği ifade edilmektedir.
Diğer yandan kimileri reenkarnasyonun bir cezalandırma ve kefaret olacağını savunurken, bazıları da sadece ileriye doğru bir ilerlemeden bahseder.
Reenkarnasyon kelimesi nefsin bir bedenden bir başka, fakat aynı tür bir bedene geçmesi anlamında kullanılmaktadır.
Ancak nefsin, insan bedenini terkettikten sonra farklı bir varlık olarak mesela bir hayvan, bir bitki gibi farklı bir türün bedenine ya da bir cin’in suretinde yeniden hayat bulması kasdediliyorsa buna da Transmigrasyon denilmektedir.
Ayrıca, yeniden doğuş anlamında Palinjenezi, ya da nefsin farklı tavırları anlamındaki metampsikoz’dan bahsedilmektedir.
Görüldüğü üzere, enkarnasyon, reenkarnasyon, tenasüh, palinjenezi,metampsikoz, ruh göçü, bedenlenme kelime ve terimleri birbirlerine yakın ve bazen de karıştırılarak kullanılan terimlerdir.
Reenkarnasyon ve transmigrasyon eski Mısırlıların, Yunanlıların, Keltlerin, Hinduların ve Budistlerin inanç sistemleri ve dünya görüşlerinde çok önemli rol oynamıştır.
Bu inanç veya kuram genellikle Hintlilere atfedilir, onlara göre reenkarnasyon yeni bedenlenmeler şeklinde hayatın sürüp gitmesidir.
Tenasüh düşüncesi olarak geliştirilen sistem en belirgin şekliyle Hinduizm ve Budizm'de yerini bulmaktadır.
Şöyle ki; Hint kutsal kitapları Veda'lar, bu alemde yaşayan her varlığın insan bedenine ulaşıncaya kadar 8 milyon 400 bin değişik yaşam formundan geçmesi gerektiğini söyler.
Eski İranlılar, Mezopotamyalılar, Pitagor, Platon ve Eflatun gibi eski Yunan filozofları da reenkarnasyona inanıyorlardı.
Eski Mısırlıların mumyalama sistemi, reenkarnasyona olan inancın bir ürünüydü.
Bu inancın temelini kötü ruhun temizlenmesi düşüncesi oluşturmaktaydı, bu sebeple de ruh göçüne ve intikaline ihtiyaç duymaktaydılar.
İslam toplumunda da aşırı Şii fırkalardan tenasühü, reenkarnasyonu benimseyenler çıkmıştır.
Bu inanca Karmati ve İsmaili topluluklarda rastlanmakta olup, Nusayrilerin ve Yezidilerin de ruh göçüne inandıkları bilinmektedir.
Bazı inanışlara göre, kimi varlık değişmez bir biçimde hep aynı cinsiyette bedenlenip dünyaya gelirken, bazılarına göre de kimi zaman farklı cinsiyetlerle bedenlenebilmektedir.
Bazı hallerde söz konusu bedenlenme yeryüzünde olurken bazen de güneş sisteminin bir diğer gezegeninde de olabilmektedir.
Reenkarnasyon ile tenasüh düşüncesini birbirinden ayıran temel husus, birincisinde tekamül ve ilerleme fikrinin bulunması, ikincisinde ise bu fikrin mevcut olmamasıdır.
Tenasühte tekamül ve ilerleme fikri yoktur. Tenasüh, cezalandırma ve ödül temelleri üzerine kurulmuştur.
XIX.yüzyılda Avrupa ve Amerika yaygın hale gelen teozofi ve ispirtizmacılık faaliyetleri ile bu tarz diğer düşünce okullarında reenkarnasyon fikrinin büyük ağırlık kazandığı görülmektedir.
Bedenden bedene geçişin nefis değil de ruh olduğuna inanılmıştır.
Bu şekilde kavram kargaşası daha da belirginleşmiştir.
Reenkarnasyon inanışına göre; ruhlar ezelde yaratılmış ve tekamül etmeleri için birer bedene sokularak dünyaya gönderilmişlerdir.
Fakat her ruh eşit güç, anlayış ve değerlendirme kabiliyetine sahip olarak yaratılmamış olup, buradaki adaletsizliği gidermek üzere defalarca dünyaya geri gelerek bedenlenmeleri gerekmektedir.
Ortalama bir yaşam süresince tekamülünü tamamlayamayacağı düşünüldüğü için ölümden hemen sonra Ruhlar alemininin belirli bir yerinde(spatyumda) yaşayacağı ve sonucunda da kaldığı yerden tekrar devam etmek üzere dünyaya gelip ayrı bir bedenle, kişilikle yaşamına devam ettiği ve bu sirkülasyonun, mükemmel noktaya gelinceye kadar sürdüğü iddia edilir.
Daha sonra da dünyaya bir daha geri dönmeksizin başka boyutlarda sürekli olarak tekamülüne devam eder, düşüncesi hakimdir.
GENETİK BİLGİ ŞİFRELERİ VE KUANTSAL YAKLAŞIM
1989 yılında, Biyokimya Nobel ödülü, Yale Üniversitesi Profesörlerinden Sidney Altman ile Colorado Üniversitesi’nden Prof.Dr. Thomas R. Cech’e verildi.
Yaptıkları çalışma ile, RNA dizinleri ile, alt beyne atalardan gelen genetik bilgi şifrelerinin geçtiği ifade edildi.
Bireyler üst beyinde depoladıkları bilgileri bir sonraki kuşağın alt beyinlerine bilgi olarak aktarıyorlardı.
Bu noktadan hareketle, alt beyinlerimizde, milyonlarca yılın bilgi şifreleri ve birikiminin bulunduğunu görmek inanılmaz bir düşüncegibi geliyor.
Bir de, bir tek RNA molekülünün yirmi milyonluk bilgi çipleri taşıdığını dikkate aldığımızda, üst beynimizdeki bilgilerin yanında, alt beynimizin bilgilerinin ne kadar büyük ve inanılmaz bir hacime sahip olduğunu anlayabiliriz.
Tüm dinlerde ilk insan Hazreti Adem (AS) dır.
Kabil ve Habil ise onun çocukları. Kabil Habil’i öldürürür. Bu ise ilk cinayettir.
Dolayısıyla üst beyne yüklenen bu ilk bilgiler, bir sonraki ve diğer kuşakların alt beyinlerine aktarılmakta, kodlanmış bilgilerin transferi gerçekleştirilmektedir.
Buna göre genetik yapımızda öldürmeye ilişkin bilgileri taşımaktayız.
Bu,bir tür cinayet genini oluşturmaktadır.
Kan dökme genini beynimizden nasıl uzaklaştırabiliriz?
Bir insanın genetik yapısında kodlanmış bu bilgiyi zararsız ve tesirsiz hale nasıl getirebiliriz?
Yok etmek mümkün olamayabilir.
Ancak bu enerjiyi akıtıp, topraklamak zorundadır insanoğlu.
İslam, insana yönelik bu enerjiyi, hayvanda objeleştirmiştir.
Bu noktada İspanya’da matadorların boğa güreşleri yoluyla bu enerjiyi salmaları, yine kuleden keçi atma yarışları hep bu enerji salınımının farklı görüntüleridir.
Cinsel (libido) enerjisinin de evlilik yoluyla yönlendirilmesi de aynı kaideler çercevesinde düşünülmelidir.
Yani kuantları nasıl kodlarsak, o kuantlar da o şekilde olayları gerçekleştirmektedirler.
Bizler, üst beyinlerimizde sadece ismimizle varız.
Ve üst beynimizde 70-80-90 yıl yaşayabiliriz.
Bu nedenle de sadece bu kadar yılın bilgisini saklayabiliriz.
Günümüzdeki bilişim sistemleri yapılanmaları gereği sadece üst beyinlerin gelişimine yönelik olarak kurgulanmış durumda.
Evrenin holografik bir yapıya sahip olduğunu biliyoruz.
Bu kapsamda evrenin tüm bilgisine ulaşmak mümkün.
Dolayısıyla insanlığa ait geçmiş tüm bilgiler kuantsal yapı çerçevesinde insanın genetik yapısında kodlanmış ve kayda geçirilmiş bilgileri içermektedir.
Astrolojik anlamda gerek ana rahmine düşen ceninin doğum öncesi aldığı astrolojik etkiler, gerekse doğum anında alınan burçsal ve gezegensel etkiler kişilik üzerinde doğrudan etkiler yapmaktadır.
Nöronlar başta olmak üzere insan yaşamının kaynağı olan tüm hücresel yapı üzerinde bir nevi HÜCRE AKTİVASYONUnu gerçekleşmektedir.
Gerek daha önce üst beyinden alt beyine aktarılan bilgiler, gerekse hücrelerin özünde yer alan bu bilgilere tekabül eden astrolojik etkiler kişilerde farklı farklı açılım ve özelliklere sebep olmaktadırlar.
Bunu bir örnekleme ile anlatmak daha uygun olacaktır.
Diyelim ki kişi insanlığın bilgisine sahip 1 milyon dosya bilgisine sahip.
Özellikle doğum anında aldığı tesirlerle bu dosyalardan 15 adedini aktivite ediyor.
Bu 15 dosya alınan astrolojik etkilerle programlanıyor.
Ve sadece bu 15 dosyanın bilgisine sahip olduğuna dair bir tanımlama geliştiriyor.
Bu dosyalarda farklı tutum ve karakterlere ilşkin örnekler yer alıyor.
Ve bu 15 dosya terkibinden oluşan yapı da Ahmet, Ayşe gibi isimlerle adlandırılıyor.
Oysaki bu kişi daha yüzbinlerce dosya bilgisine sahip.
Diğer yandan da bir sonraki kuşağa bu 15 dosyada güncellenen bilgileri bir alt beyin bilgisi olarak yüklerken, milyon dosya bilgisini de açılmak üzere gelecek kuşaklara aktarıyor.
Diğer bir ifadeyle; beyin, üst beyin yani korteks ve alt beyin olarak bölümlendirilebilmektedir.
Korteks bir milimetre kalınlığında, bir kabuk gibi iki beyin yarımküresini kaplamaktadır ki korteks kısmını oluşturan bu kısım IQ'nun ölçüldüğü ve beyin hücrelerinin %28'lik bir kısmının kullanıldığı yerdir.
Alt beyin ise tüm duygularımızın ve içgüdülerimizin kaynağıdır.
Her şeyden önemlisi RNA yoluyla atalarımızdan gelen bilgi şifrelerini depolar.
Bu kısım ise beynin %72'lik kısmının kullanıldığı EQ diye bilinen yeridir.
İnsanlık tarihinin ne kadar eski olduğunu ve tek bir RNA molekülünün 20 milyon bilgi çipi taşıdığını düşünüldüğünde alt beyinde yer alan bilgilerin hangi boyutlara ulaştığını hayretle görmek mümkün.
Dolayısıyla alt beynin etkinliği çok fazla.
Bu nedenle insanların alt beynin kontrolünde olduğunu söylemek sanırım abartılı olmasa gerek.
İşte, geçmiş nesiller boyu alınan genetik bilgiler ve alınan olumsuz etkileşim ve bilgiler kişilerin hayatında son derece önemli rol oynayabiliyor.
Yapılan araştırmalar üst beynin şekillere bağlı olarak insanlarla hatta diğer canlılarla 'alfa frekansı' ile iletişim kurduğunu, alt beynin ise 'delta frekansı' yoluyla yani daha derinden iletişim kurduğunu ortaya koyuyor.
Diğer yandan holografik yaklaşımlar da reenkarnasyon hakkında önemli ipuçlarını bize sunmakta.
Bu konuya geçmeden önce holografik yaklaşımlara ilişkin bazı konulara değinmek gerekiyor.
Bütüne ait tüm bilgiler hologramda saklıdır. Depolanmıştır.
Hologram, varolmadığı halde varlık görüntüsü veren bir imgedir. İllüzyondur, yanılsamadır.
Görünür, ancak dokunmak istediğinizde dokunamazsınız.
Eliniz sanki boşlukta boşta kalır.
Kuantsal boyutta her şey tek bir şuur halinde olup, kuantsal boyutun kendi kendisini seyrinden ibarettir.
Uzayın her bir bölgesi çeşitli dalga boylarıyla yıkanmaktadır.
Evreni oluşturan her dalga boyunun kendine özgü bir enerjisi vardır.
Bunlar maddesel boyutta algıladığımız masa, sehpa gibi objeler olduğu kadar sevinç, acıma, keder gibi sıfatlar için de geçerlidir.
Her dalga boyu, ancak kendi cinsinden dalgalar tarafından algılanabilmektedir.
Çokluk ve farklılık kavramı da burada belirginleşmekte.
Beynimizdeki fiziksel nesneler aslında sadece zihnimizdeki algılanan bilgiden ibarettir.
Bu bilgi bir HOLOGRAMdır.
Evrende bütünlük ve süreklilik mevcuttur.
Bizler ilgili dalga boylarıyla rezonansa girdiğimiz ölçüde o frekansa ilişkin bilgileri açığa çıkarabilmekteyiz.
Düz bir tepsi suyun içine aynı anda üç boncuk düştüğünü düşünün.
Herbiri düştüğü anda merkezden çevreye doğru düzenli dalgalar oluşturacaktır.
Bu üç ayrı dalga da birbirlerine çarparak yeni bir yapıyı oluşturacaklardır.
Suyun o an için donduğunu düşünelim.
Elimizde bu dalgalara ait çarpışma dokusunun holografik kaydını tutmuş oluruz.
Eğer donmuş buzu parçalar ve bu parçalardan da birtanesini aydınlatırsak, havada asılı duran boncukları görebiliriz.
Bu tıpkı bedenimizin her bir hücresinin , bedenimizin aynısını yaratmak için gerek duyduğu genetik yapının tamamını taşımasına benzer.
Holografik bir görüntü yaratmanın en önemli kısmı, referans hüzmesi(saf ve dokunulmamış hüzme) ile bir takım deneyimleri olan çalışan hüzmenin karşılıklı etkileşime geçmesidir.
Günlük gerçekliklere ilişkin değerlendirmelerimiz sürekli olarak kıyaslamalardan oluşmaktadır.
Duyularımız daha önce de bahsettiğimizgibi bu kıyaslamaları kısıtlı algılama araçları ile yapmaktadır.Sıcaklık, soğukluk gibi..
Ancak, duyuların mutlak referans çizgileri yoktur.
Yalnızca göreceli kıyaslamalar için göreceli referans hüzmeleri vardır.
Bununla birlikte ruhumuz evrendeki tüm bilinçler için çarpışma dokusu oluşturur.
Bu evrensel zihin hologramı ya da MUTLAK bütün titreşimleri ve onunla mutlak referans hüzmesi olarak ilişkiye geçebilecek tüm bilinç düzeylerini içerir.
Bu holografik model tüm bilgiyi kapsar.
Hepimiz biriz, Özde biriz, Makro kozmosta ne varsa, mikro kozmosta o vardır, Evren bir kum tanesinde saklıdır, ENEL HAK, türünde mistik söylemler ve benzetmeler holografik modelin ışığı altında yeniden anlamlanmaktadır.
Özellikle de reenkarnasyon ve buna delil olarak sunulan rüyalar,dejavu, ekminezi ve doğrudan eski hayatları hatırlamalar kuantsal düzlemde ele alınması gereken diğer önemli hususlardır.
Pek çok bilimadamı kuantum fiziğinin öngördüğü, dalga/parçacık ikilemini,Schördinger dalga denkleminin durum vektörünü, paralel ya da çoklu evrenler teorisini, takyon teorisini, akaşalar kavramını ve tümünü kapsayan hologram Teorisinden istifade etmektedirler.
Çünkü hologramve diğer teoriler evrende her şeyin bilgi olduğunu, bilginin de kendisini birimsel anlamda algılayacak duyu organlarını yine hologramik biçimde yaratarak algıladığını söyler.
Bu ise her birbirimin bütünün yansıması şeklinde mevcudiyet kazandığını, bu nedenle de bütüne ait bilgilerin ve geçmiş yaşamlara ilişkin tüm bilgilerinve geçişlerin uygun yöntemle ya da direkt olarak açığa çıkabileceğini göstermektedir.
Diğer bir ifadeyle bilgi bütüne açıktır ve her an örgülenmektedir.
Bu bilgiler farklı rezonans ve dalga boyları şeklinde ifadesini bulmaktadır.
Bir nevi radyo istasyonu gibi görev yapmaktadır.
Nasıl ki bir radyo/ TV kanalına uygun frekansı yakalayabildiğinizde oradaki sesi ve görüntüyü kusursuzca elde edebiliyorsanız, bilgi de aynı şekilde uygun rezonans ve dalga uyumu sayesinde çekilebilmekte, kişiler alıcı görevi üstlenebilmektedir.
Dolayısıyla da geçmişe ilişkin bilgilerin alınması ve bilinmesi mümkün olabilmedir.
Bu bir nevi zaman yolculuğu, ya da zamansızlık ve mekansızlık olarak da ifade edilebilir.
Diğer yandan, trans halinin uykuya benzerliğinden dolayı, rüya gören bir kişinin, uyanık ve şuurlu bir zihne göre zamana daha az bağımlı olması nedeniyle zaman kavramının ötesinde bilgi girişiyle farklı zamanlarda yaşamış olan insanların, aynı dalga boyları ile rezonansa girip iki zihin arasında sanki bir radyo alıcısının belli bir istasyona ayarlanmasına benzer bir şekilde bilgi alışında bulunulması söz konusudur.
Reenkarnasyon şeklinde algılanan husus bundan ibarettir. Buradaki hususu, alt beyinden üst beyne bilgi aktarımı şeklinde de ifade etmek mümkündür.
Doğrudan bilgi akışının vetransferinin zaman ve mekân kaydı olmaksızın gerçekleşmesini gösterir.
Ekminezi olayında, hipnoz yöntemi ile uyutulan kimsenin ömrünün bir dönemine olduğu gibi, doğum öncesi durumlarına da gönderilebileceği ifade edilir.
Bu haldeki kişi, bambaşka bir yerde ve zaman diliminde ayrı bir kimlikle karşımıza çıkarak,o insanın hayatını aynen kendi yaşamış gibi anlatmaya başlar. Hatta,o kişiliklerin dilleri ve şiveleri ile. Burada da aynı durum söz konusudur.
Doğrudan başka kişilerin eski hayatların hatırlanması olayında ise; ekminezide olduğugibi, hipnoz ya da uykuda hatırladığı geçmiş yaşam bilgilerinin,uyutulmadan ve bilinçli bir şekilde doğrudan hatırlamasıdır.
Dolayısıyla bu durum, bilginin transfer edilmesi ve kuantsal olarak her noktada yer alan bilginin ve hücresel aktivasyonun açığa çıkmasından başka bir konu değildir.
Yukarıdaki bilgilerin ışığı altında konuyu tekrar değerlendirdiğimizde; birey hipnoz ile uyutulduğunda beynin kişinin kontrolü altında tuttuğuna inanılan bölümü bilinç hakimiyetinden uzaklaşarak, her türlü etkiye açık hale gelir, bir tür kanallaraalıcı ayarı yaparak, bilgiye açık hale getirme işlemine tabi tutulur.
Bu yüzden bedenin sahip olduğu tüm fonksiyonları ile birlikte, o insanın yapısına uygun rezonanstaki bilgilere açık hale gelerek, genetik yapı ve evrende mevcut bilgi transferi gerçekleşmeye başlar.
Dolayısıyla geçmişe gittiğine dair bir kanı uyanır.
Oysaki evrende depolanan bilginin o kişide açığa çıkması sözkonusudur.
Ve bu bilgiler kolaylıkla açığa çıkabilir.
Hatta doğrudan yaşamları hatırlama olayında da, benzer şekilde , o civarda eskiden yaşamış olan şahıslardan birinin hayatını, yine beyin aracılığıyla kişinin ağzından konuşmaya başlayabilir.
Yukarıda holografik yapı ile izah etmeye çalıştığımız yapıda bilginin aktarımının ne derece önemli rol oynadığını ifade etmiştik.
ASTROLOJİK YAKLAŞIMLAR:
Konuyu bir de astrolojik etkileşim boyutunda tekrar değerlendirmemiz ve algılamamız açısından anlamamız gerekli bir husus.
Astroloji ne yazık ki kuvvet ve çekim yasaları gereğince ele alınarak diğer etkenlerin gözardı edildiği bir konu oldu çoğu kere.
Yani öncelik gökcisimlerinin birbirlerine olan ve diğer mevcudat arasındaki gravitasyonel çekime verildi.
Dünyaya en yakın gezegen hükmündeki ayın çekimi hesaplandığında birkaç metrelik gelgitler gözlenmektedir.
Diğer gezegenlerin dünya ve üzerindeki etkileri de çoğu kere bu mantıkla tespit edilmeye çalışılmaktadır.
Şüphesiz çekim gücü ya da elektromanyetik dalgalar aracılığıyla bilim bugün hayatımızı büyük ölçüde kolaylaştırmış durumdadır.
Tıp alanı da dahil olmak üzere pek çok sağlık sorunu güçlü bir elektromanyetik alan oluşturulmak suretiyle tedavi edilebilmektedir.
Üstelik, insanoğlu kendisinde mevcut elektriksel potansiyeli deharekete geçirerek dokunmadan tedavi yöntemlerini asırlardır uygulamaktadır.
Diğer bir ifadeyle birbirlerinden binlerce ,milyonlarca ışık hızı uzaklıklarda farklı yapıdaki gezegenler birbirleriyle nasıl haberleşerek irtibat kurmaktadırlar?
Bu bakımdan konu genel çekim yasalarının çok ötesinde bir konudur.
İşin diğer ilginç yanının ise binlerce yıl öncesinden süre gelen astroloji kabulleri ile günümüz değerlendirmeleri inanılmaz paralellik göstermesidir.
Peki eksik olan bilgi ya da parça nedir ve nerededir?
Gezegenler(planetler) hakkında bu tarz çekim kuvvetlerini hesaplayabilecek tekniklerin yokluğuna rağmen bu veriler nasıl elde edilmiştir?
Günümüz bilimi kuantum teorisi ve holografik yapıyla konuyu çözümlemiş durumdadır.
Asıl olan etkileşim değil, bilgidir.
Çünkü evrenin her noktası aynı bilgiyi taşımaktadır.
Bu nedenle algıladığımız mekansal farklılık anlamsızlaşmaktadır.
Mesafeler sıfıra inmektedir.
Çünkü her nokta aynı bilgiyi barındırıyorsa mevcut bilginin açığa çıkması ile iletişim sorunu ortadan kalkabilmektedir.
Bu noktadan hareketle, evrende varolan herşey bilgi ise ve her nokta bütüne ait tüm bilgiye sahipse, cisimlerin birbirlerine kuvvet uygulaması değil, sadece bir bilgilendirmeden bahsetmek daha uygun olacaktır.
Bu bilgilendirme de her bir yaratılanının algılama kapasitesi ve formasyonu ölçüsünde olabilmektedir.
Bu şekilde dalgaların madde ile iletişimi de açıklanabilecektir.
Kuvvetler arası etkileşim yerini bilgi yüklemesine diğer bir ifadeyle özde yer alan bilginin özden açığa çıkması ile mümkün görünüyor.
Bilginin açığa çıkması bizi başka boyutlara da götürmekte.
Bu sayede mekanlararası yolculuk, zaman kavramından bağımsız hareket serbestisi gibi başka alanlara doğru yolculuk başlıyor bir anda..
Madde yerini madde ötesine bırakıyor.
Konuya bir de farklı boyuttan bakalım.
Yanınıza tanımadığınız bir insan geliyor.
Kimbilir ilk aşamada fiziksel görüntüsü ya da yaydığı frekanslardan ya da hastalıklı aurası nedeniyle negatif enerjiyi peşinen alıyorsunuz.
Ya da tersi oluyor. Kendinizi çok mutlu vehuzurlu hissedebiliyorsunuz.
Bu gravitasyonel çekime bir örnek olabilir.
Çoğu insan sadece bu tür çekimler nedeniyle ne de mutsuz evlilikler yapıyorlar değil mi?
Etki geçince herşey bitiyor maalesef..
Neyse konumuza geri dönelim.
Ancak bu tanıştığımız insanla konuşmaya başlıyoruz.
Ve karşımızdaki insandan bize birçok bilgiyi yüklenmeyebaşlıyor.
Zaman içinde dinledikçe karşımızdaki insanın şekil değiştirdiğini, daha sonra algılamalarımızda değişmeler olduğunu farkediyoruz.
Karşımızdaki insana yeni bir kimlik veriyoruz.
Ve bilgilendirilmeden kaynaklanan değişmeler oluşmaya başlıyor biz de.
Bu da ikinci aşama.
Astrolojik açıdan ele aldığımızda ise, konuyu sadece çekim yasaları altında incelemenin yetersizliği ortada...
Dalgasal girişim deseni yayan gezegenler, insanlar, olaylar, yapılar, maddi ve soyut kavramlar üzerinde doğrudan zincirleme bir yapı ile etkileşim halinde…
İnsan yapısı, anne ceninine düştüğü andan itibaren periyodik olarak doğum anına kadar biyolojik, fizyolojik, psikolojik açıdan astrolojik etkilerle de değişime uğramakta.
Diğer yandan, sistemi oluşturan tüm ve tek yapının ortak bilgiye sahip olması ile de her an gezegenlerar acılığıyla üretilen dalgasal formlar kanalıyla bilgilenerek, maddesel boyutta fiziksel, biyolojik ve psikolojik oluşum ve değişimler şeklinde açığa çıkmaktadır.
PSİKOLOJİK YAKLAŞIMLAR
Sistem tektir, bütündür, parçalanamaz, bölünemez.
Sadece ve sadece bilginin, yaradılış gereği ne kadarının alınacağı konusunda sınırlamalar ve kesitsellik vardır ki bu da tek sistemin kendi, içinde saklı bir sır olarak kalmıştır ve kalmaya da devam edecek gibi görünüyor şimdilik.
Psikolojik kökenli pek çok hastalığın kaynağının bilinçaltı anılar olduğu düşünülmektedir.
Özellikle de geçmişten gelen genetiksel ve insanlığa ait tüm bilgilerin bilinç altı kayıtları mevcuttur.
İnsanın çevresinde olan ve 5 duyusu ile algıladığı herşey zihne kaydolur.
İnsan uyurken de, baygınken de, anestezi altındayken de bu kayıt devam eder durur.
Bu kayıtlar iki ana bölüme yapılır.
Bir tanesi insanın bilinci açık iken hatırlayabildiği standart bellek, diğeri ise sadece acı veren duyguların ve fiziksel acıların kaydedildiği bilinçaltı belleği.
Hellinger Terapisi olarak bilinen ve 90’lı yıllarda Almanya'da ortaya çıkmış olan Aile Dizimi Terapisi, ailenin kuşaklar boyu, birbirine görünmez bir bağla bağlı olduğu anlayışına dayanmaktadır.
Bu anlayışta birey, içinde doğduğu aile tarafından şekillendirilmekte olup, psikolojik rahatsızlıkların önemli bir bölümünün içinden çıktığımız kök ailede yaşanmış sorunların sebep olduğu düşünülmektedir.
Eğer aile içinde şiddet, intihar, cinayet, düşük, ana baba rollerinde uygunsuzluk gibi bir sebeple sistemde bir bozulma veya aile sıralamasında bir kopma olursa, bundan aile fertlerinin hepsi, hatta -etkisinin derinliği oranında gelecek kuşaklar da etkilenmektedir.
Görüleceği üzere RNA yoluyla kalıtımsal ve genetik bir aktarımdan bahsedilmekte ve günümüzde tedavi yöntemi olarak bu teoriden istifade edilmektedir.
Özellikle aile geçmişinde yaşanmış travmatik vakalar gözden geçirilerek hasta üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.
Örneğin intihar,cinayet, zulüm, işkence, tecavüz, boşanmalar vs.
Diyelim büyük babanın işlediği bir cinayetten hiç haberi olmayan torun, kurbana karşı duyulması gereken suçluluğu taşıyor ve kendi hayatını kısıtlıyor, kronik depresyon yaşıyor, hatta intihar ederek kendi dahili olmadan yaşanmış bir haksızlığı yaşamıyla “ödüyor”.
Atalarımızın bir sözü vardır. Dede erik yemiş, torununun dişi kamaşmış diye.
Reenkarnasyoncu görüşte geçmişten kaynaklanan izlere güzel bir açılım daha..
Gerçekte algılayabildiğimiz iki boyut vardır.
Atomüstü boyut, ki buna madde âlemi denmektedir.
Atomaltı boyut, ki buna da ruhlar alemi denmektedir.
Önceki bölümlerde yer alan alt beyin ve üst beyin hususunu da bu şekilde ele almak konuyu ilginç noktalara getirmektedir.
Yani atom üstü, madde boyutu kavramı ile üst beyin kapsamında ele aldığımız değerleri; atom altı boyut, yani ruhlar alemi olarak adlandırdımız kavramı da alt beyin olarak değerlendirebiliriz.
Ruhun tekrar dünyaya geri gelip, bir biyolojik bedene girerek yaşamına devam ettirmesi sözkonusu değildir.
Hayat planında sürekli ileriye gidişten bahsedilebilir ve geriye dönüş yoktur.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de ölümden sonra her ne şekilde olursa olsun dünyaya geri gelmenin mümkün olmadığını ayetlerle sık sık vurgulanmıştır.
KUR’AN-I KERİM YENİDEN BEDENLENMEYİ REDDEDER.
İslam dininin iman esaslarından biri de Ahirete iman etmektir. Bir müminin mümin olabilmesi için tüm iman esaslarını birlikte kabul etmesi gerekmektedir. Bu nedenle bir Müslümanın, ahiretin varlığını inkar eden bir inancı doğru bulması mümkün değildir.
‘Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlar, onların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?’ (Araf Suresi, 147)
İslâmiyet açısından insan; beden, nefis ve Rûh'tan ibarettir.
Kur'ân-ı Kerîm'in Ahzab sûresinin 72. âyetinde "... Biz emâneti göklere,arza ve dağlara arzettik; onlar O'nu yüklenmekten çekindiler ve O'ndan korktular; O'nu insan yüklendi..." buyrulmakta; Hicr sûresinin28. ve 29. âyetlerinde, Secde sûresinin 7. ilâ 9. âyetlerinde ve Sâdsûresinin de 71. ve 72. âyetlerinde ise Allāh, insanı balçıktan yarattığını, ona Kendi Rûh'undan üfürdüğünü ve meleklere de insana derhâl secde etmelerini emrettiğini belirtmektedir.
İnsan halife olması sebebiyle yüklendiği bu emanet ve sorumluluktan dolayı yaratılmışların en şereflisi (Eşrefi Mahluk) olmuştur.
İnsanı diğer yaratılmışlardan ayıran çok önemli bir farklılık burada yatmaktadır. Şöyle ki; insan kemalat sahibidir.
Yani, insanda hem Rûh, hem nefis ve hem de beden vardır. Oysa meleklerde yalnızca Rûh; cinlerde yalnız nefis; hayvanlarda ve bitkilerde ise hem nefis ve hemde beden bulunmaktadır.
Bu nedenle, İslâmiyet açısından, dünyada Rûh'un taşıyıcısı olan ve bu nedenle de üstünlük sahibi insanın günâhlarından ötürü Rûh'suz bir böceğe ya da bir bitkiye dönüşmesi de, Rûh'u olmayan bir hayvanın ya da bir bitkinin de tekâmül ederek ve rûh kazanarak insan olması imkansızdır.
Kur'an-ı Kerim'de hayat ve ölümün imtihan için yaratıldığı pek çok ayette ifade edilir.
Örnek olarak; Mülk suresi 67/2. ayetine göre hayat ve ölümün yaratılmasının sebebi amel yönünden kimin en iyi olduğunun belirlenmesidir.
Ayrıca insanın yaratılışı, ona hayat verilişi, yaşayışının safhaları ve nihayet ölümü Kur'an'da açıkça ve uzunca işlenir, bütün bunların yaratıcısının Allah olduğu bildirilir.
Kur'an'da, dünyada hayatta iken öldürülen ve yine dünyada iken diriltilen olaylardan bahsedilir.
Bu olaylardan bazısı Bakara suresinde, diğerleri ise Al-i İmran ve Maide surelerinde söz konuşu edilir.
Bunlar Bakara suresinin 55. ve 56. ayetlerindeki öldürme ve diriltme olayı, 72. ve 73. ayetlerindeki öldürme ve diriltme olayı,243. ayette söz konusu edilen olay, 259. ayette yüzyıl ölü kaldıktan sonra diriltilen kişinin durumunu açıklayan olay, 260. ayette Hz.İbrahim’in ölülerin nasıl diriltileceğini görmek istemesi olayı ile, Al-i İmran suresinin 49. ayetiyle Maide suresinin 110. ayetinde Hz.İsa’nın (a.s.) elinde ölülerin diriltilmesi olaylarıdır.
Bütün bunlara ilave olarak da Ashab-ı Kehfde bu konudan bahsedilir.
Bu hadiseler, ahiret hayatının varlığı, ölümden sonra dirilişin mutlaka gerçekleşeceğine ilişkin Kur'an'da insanlığa sunulan delillerdir.
Yani, öldüren ve diriltenin sadece Allah olduğunu, hayat ve ölüm kanunlarını koyanın Allah'tan başkasının olmadığını açıklamak üzere verilmiş örneklerdir.
Her canlı ölümü tadacaktır ve ölümü tadan her canlı Allah'ın dilediği bir vakitte O'nun diriltmesiyle dirilecek ve dünya hayatının karşılığını alacaktır.
Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennetesokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir... (Al-i İmranSuresi, 185)
İslam inancına göre, insan dünyada yaptığı her amelinin neticesini mutlaka görecektir.
Haşr (öldükten sonra dirilme) insanların yine kendi kimlikleri ve bilinç boyutlarıyla oluşacaktır.
Dolayısıyla reenkarnasyon inancında olduğu gibi sürekli yeni bedenlerle ilerlemeden bahsetmek anlamlı olmayacaktır.
Diğer yandan beynin ürettiği bilinç, şuur ve dalga boyu ölüm anına kadar kendini yenileyebilmekte, geliştirebilmekte ya da tekamül edebilmektedir.
Fiziki ölüm anı ile birlikte tadılacak olan ölüm sonrası, basit bir benzetme ile elektrik fişi prizden çekilmekte ve beyne şarz işlemi yani yükleme durmaktadır.
Dolayısıyla keşke geriye dönüş olsa da yapamadıklarmızı yapsak şeklinde pişmanlıkları içeren serzenişlere sahne olunacaktır.
Herşeyden evvel, cennet ve cehennem kavramları ile her amelin karşılığının olması gerektiği islam inancının ana yapısını teşkil etmektedir.
Yıkıma uğrattığımız bir ülkeye (tekrar dünya hayatı) imkansız (haram)dır; hiç şüphesiz onlar, (dünyaya) bir daha geri dönmeyecekler.
(Enbiya Suresi, 95)Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: "Rabbim, beni geri çevirin. Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım."
Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır. (Mü’minun Suresi, 99-100)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, insanların bir bölümü ölüm kendilerine geldiğinde, tekrar dirilmeyi isteyecekler ancak, kendilerine bunun kesinlikle mümkün olmadığı o an açıklanacaktır.
Her insan mutlaka ölümü yaşayacaktır.
Ancak bu ölüm sadece bir kez olacak ve hiç kimse öldükten sonra tekrar bu dünyaya geri dönemeyecektir.
Bu, Allah'ın Kuran ile bildirdiği kesin bir gerçektir.
Önemli olanbir başka gerçek ise şudur: Ölüm bir yok oluş ve bitim değildir.
Ölüm, insanların geçici ve çok kısa süren dünya hayatlarının nihayetive sonu olmayan ahiret hayatlarının ise başlangıcıdır.
Hepimiz,dünyadaki yaşam tarzımıza göre, ahiretteki sonsuz hayatını cennet veya cehennemde sürdüreceğiz.
İsra suresi 17/85. ayetinde Allah, ruh hakkında pek az bilgi verildiğini bildirir.
Mahiyetini sadece Allah’ın bileceği anlatılır.
Ruhun yapısı hakkında Peygamber Efendimiz bir beyanda bulunmamıştır.
Ayet ve hadislerden hareketle, ruhun diri olduğu, kıyamete kadar ya cennet bahçelerinden bir bahçede veya cehennem çukurlarından bir çukurda varlığını sürdüreceği, ruhun tekrar dünyaya dönmesinin asla söz konusu olmayacağı anlaşılmaktadır.
Zira Kur'an'da bu hususta kesin hüküm yukarıda belirtilen mü’minun suresi 99-100.ayetlerdir.
Berzah geriye dönüş için bir engeldir..
İnsanların ruhları yukarıdaki bir tanrı tarafından, geçmiş bir zamaniçinde topluca yaratılıp da, sonra teker teker dünyaya gönderilmiş değildir.
Böyle bir düşünce bizi yanlışlıklara götürür.
Bu nedenle ruhun dışarıdan gelip bir bedene girmesi asla söz konusu değildir.
Önceki bölümlerde belirtilen açıklamalarımız da dikkate alınarak konuyu ele almak ve değerlendirmek gerekmektedir.
Allahu Zülcelal bir başka ayetinde ise, ölümün bir kez olduğunu bildirir.
Bu ayette cennet ehli, bu ilk ölümlerinden başka ölüm tatmayacaklarının ve azaba da uğratılmayacaklarının sevincini ifade etmektedirler: Nasıl, biz ölecek olanlar değil miymişiz? Yalnızca birinci ölümümüzden başka (öyle mi)? Ve biz azaba uğratılacak olanlar değilmiymişiz?” Şüphesiz, bu, asıl büyük 'kurtuluş ve mutluluğun' ta kendisidir. Böylece çalışanlar da bunun bir benzeri için çalışmalıdır. (Saffat Suresi, 58-61)
Yine bir diğer ayette de ilk ölümden başka bir ölümün tadılmayacağışöyle açıklanır: Orda, ilk ölümün dışında başka ölüm tadmazlar. Ve (Allah da) onlarıcehennem azabından korumuştur. Senin Rabbinden, bir fazl ve (lütuf) olarak. İşte büyük 'mutluluk ve kurtuluş' budur. (Duhan Suresi, 56-58)
Yukarıdaki ayetler, ölümün sadece bir kez olduğunun görülmesi açısından son derece açık ifadeleri içermektedir.
Her insan sadece bir kez ölecek ve bu ölümünden sonra, sonsuza kadar yaşayacağı ahiret hayatı başlayacaktır.
Allah, adaleti gereği herkese hakettiğini verecektir.
Bu konudaki rehber Kur’an olmalıdır....
Sonunda sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, elçilerimiz onun 'hayatına son verirler.' Onlar kusur etmezler. Sonra gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülürler. Haberiniz olsun; hüküm yalnızca O'nundur. Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır. (En’am suresi 61-62)
Müminun suresinin 99. ve 100. ayetlerinin açık anlamı insanın öldükten sonra tekrar şu veya bu şekilde bir daha dünyaya dönemeyeceği ile ilgili olup, sonraki 101. ve 104. ayetlerde de ahiret hayatı anlatılmaktadır.
Berzah ölüm ile dünyaya tekrar dönüşarasındaki engel olarak din alimlerince anlaşılmıştır.
Ölümle hayatın kesildiğine, insanın işlediği amellerin karşılığını ahirette alacağına dair pek çok ayet ve hadis bulunmaktadır.
Ölümle bedenden ayrılan ruhlar berzah aleminde toplanırlar, orada dünya hayatında olduğu gibi hareket, insiyatif alma, faaliyetlerde bulunma,eksiklikleri giderme imkanı kalmamaktadır.
Artık amel safhası tamamlanmış, hesap verme için bekleme dönemine geçilmiştir.
Her çeşit ibadet ve amelin yapıldığı yer dünya boyutudur ve tektir.
"Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Neticede bize döndürüleceksiniz." Enbiya 21/35.ayetinin açık anlamı bu gerçeği net bir şekilde ifade etmektedir.
Bakara suresinin 2/28. ayetinde ise şöyle buyurulur:"Allah'ı nasıl inkar edersiniz? Siz ölüler idiniz, O sizi diriltti; sonra öldürecek ve yine diriltecektir, sonra da O'na döndürüleceksiniz."
Yukarıdaki ayette iki ölüm ve iki dirilmeden söz edilmektedir.
Daha aşağıda söz konusu edeceğimiz gibi Mümin suresinin 40/11. ayetinde sözü edilen "Bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin" mealindeki ayetle bu ayet irtibatlandırılmış ve bu iki ayette Allah Teala'nın aynı hususu anlattığı ifade edilmiştir.
Bu ayette sözü edilen ilk dirilme içinde yaşadığımız dünya hayatıdır.
Bundan sonraki dirilme ise ahiretteki dirilmeyi işaret etmektedir.
Çünkü bu dirilmeden sonra Allah'a döndürülme söz konusu edilmektedir.
Yani yeniden beden bulma anlamı kesinlikle kasdedilmemektedir.
Burada dikkati çeken ve açıklanması gereken husus; "Siz ölüler idiniz" ifadesidir.
Mevt, ölüm kelimesi Arapçada hayatın karşıtı anlamında kullanılmaktadır.
Kur'an'daki kullanımı da bu şekildedir.
5 duyu algılarıyla algılanamama durumu ölüm ile ifade edilmektedir.
Ayetteki "siz ölüler idiniz" ifadesini, "henüz dünya hayatına gelmemiştiniz, hayat sahibi değildiniz veya toprak, nutfe vb.maddeler halindeydiniz, veyahut hiç yok idiniz" şeklinde anlamak daha uygun olacaktır.
Bu ifadenin "hayatta olmayanlar" anlamına kullanıldığı açıktır.
Ayetin "Nasıl Allah'ı inkar edersiniz?"sorusuyla başlaması da bu görüşü destekler görünümdedir.
Keza genel kabul gören gerçek, "yok idik, var olup hayat sahibi olduk ve nihayet öleceğiz" fikridir.
Bu noktadan hareketle "sizi dirilten,dirilttikten sonra öldüren, sizi tekrar diriltmeye kadirdir" bilgisi aktarılmaktadır.
Dünya hayatından önceki durum "ölüm" ile ifade edilip, dünya hayatından sonraki durum da "ölüm" ifade edilerek insanın kolay ve basit bir mukayese yapıp, ilahi gerçekleri kabul etmesi için zemin hazırlanıyor.
Ölüler idiniz, hayat sahibi oldunuz, bunu yapan Allah bu dünya hayatından ayrıldıktan sonra sizi tekrar diriltmeye, hayat sahibi yapmaya güç ve kudret sahibidir.
İnsandan istenen bu gerçeği kabul etmesidir.
Kur'an-ı Kerim'de tekrar bedenlenmenin, yani dünyaya tekrar dönüşün olmayacağına dair kesin delillerden biri de şu mealdeki ayetlerdir:
"Onların, ateşin başında durdurulmuş iken: - Ne olurdu keşke(dünyaya) geri döndürülseydik de Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık, (inanan) müminlerden olsaydık, dediklerini bir görsen. Hayır, daha önce gizlemekte oldukları onlara göründü. Geri döndürülselerdi, menedildikleri (yasaklandıkları) şeyi yapmaya dönerlerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar."
En'am suresinin 6/27. ve 28. ayetlerinden sonra 29. ayet dikkate şayandır.
Orada ise;"Dediler ki: Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Bizdiriltilecek değiliz."Ayetlerin açık beyanı, insanın artık bir daha dünyaya geri dönmeyeceği şeklindedir.
Ayrıca Kur'an-ı Kerim’de suçların şahsi olduğu ve bu suçlardan başka birisinin sorumlu olamayacağı, amellerden ise ancak ilgili kişinin sorumlu tutulabileceği anlatılır.
İsra suresinin 17/15. ayetinde hiçbir günahkarın başkasının günahını çekmeyeceği ifade edilir.
Oysa tenasüh ve reenkarnasyoncu görüşte, ruh çağırma seanslarında, inançsız bir kişinin ruhunun müslüman bir kişide; katil, cani bir kişinin ruhunun da suçsuz birisinde yaşadığına şahit olunduğu söylenir.
Gerçekten de insan, ölümü tadarak ayrıldığı bu dünya boyutunda elde ettiği bütün amelleriyle, şahsi kazançları ve sorumluluğu ile bu dünya hayatından ayrılmaktadır.
Allah, Kur'an-ı Kerim'de sıklıkla ahiret inancından bahseder.
İnsanı yoktan var eden, yaratan Allah, ahirette onu tekrar yaratmaya hiç şüphesiz güç sahibidir.
Yeryüzünde bitkilerin kuruyup öldükten sonra tekrar yeşerip dirilmesi bunun açık örneklerindendir.
Daha yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde söz konusu edilen ölen veya öldürülen kimselerin mucizevi bir şekilde dünyada diriltilmeleri ahiretteki dirilmeye aşikar belge, bilgi ve delillerdir.
Ancak bu dirilenler başkalarının bedenleriyle değil, kendi öz bedenleriyle diriltilmişlerdir.
Mekke'li müşriklerin ve tarih boyunca bütün inançsızların kabul etmedikleri veya inanmada zorlandıkları hususların başında kıyamet ve ahiret gerçeği gelir.
"Sizler ölüler idiniz" ifadesini insanlığın ilk söz alışından dünyaya geliş anına kadar geçen süreyi kapsadığını anlamak da mümkündür.
Araf suresinin 7/172. ve 173. ayetlerindeki söz alma hususu Allah (CC)tarafından bilinen bir tarzda bütün insanlardan alınmıştır.
O halde misaktan yeryüzüne inişe kadar geçen sürede insanlar "ölüler" idi,Allah (CC) daha sonra insanlara hayy sıfatının gereği olarak hayat vererek diriltmiştir.
Mümin suresinin 40/11. ayetinin meali ise şöyledir:"Dediler ki: Rabbimiz bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi (şu ateşten) çıkmak için bir yol var mıdır?"
Bu ayette de iki ölüm ve iki hayattan bahsedilmektedir.
İki ölümden birincisi kişinin ana rahmi kanalıyla dünyaya gelmeden önceki durumudur.
Bu sperm hali veya az önce sözünü ettiğimiz ilk misaktır,halk arasında "Kalü Bela" olarak bilinen söz verme olayından sonraki süredeki insanın yokluk halidir.
Doğumla birinci hayat başlar ve dünyaya geldikten sonra ölümün tadılması, ikinci ölümdür.
Kişinin anasından doğarak başladığı hayat, yani dünya hayatı birinci hayat olurken, ebedi ahiret hayatı da ikinci hayattır.
Ahiret hayatı ikinci dirilmeyle başlayıp ölümsüz olarak ebediyyen devam edecektir.
Mümin suresinin 40/11. ayetiyle Bakara suresinin 2/28. ayeti arasındaki tek fark.
Bakara suresinde birinci ölümün "ölüler idiniz"ifadesiyle, burada ise "öldürme" kelimesiyle açıklanmış olmasıdır.
Kur'an-ı Kerim’de reenkarnasyonu çağrıştıracak bu iki ayette açıkça yeniden bedenlenme reddedilmektedir.
Yukarıda belirtilen Bakara, Al-i İmran ve Maide surelerinde geçen olaylardan başka, Kur'an-ı Kerim'de başka olaylardan da bahsedilmektedir.
Bunların hepsinde ortak nokta insanın ölüm ve hayatının Allah tarafından yaratıldığı, dünya hayatının bir defa yaşanacağı, bu hayattan sonraki hayatın ebedi ahiret hayatı olduğu,insanı dünyada hayat sahibi kılan Allah'ın, ahirette de ona hayat vereceğidir.
Israrla belirtilen husus budur.
İnsanın farklı bir bedenle tekrar dünyaya geri gelebileceği iddiası da kökten yanlıştır.
İnsan, dünyada yaşadığı bedenle tekrar diriltilir, diriltilmeden önce başka bir bedenle asla dünyaya gelmez.
Çünkü Allah, çürümüş, yok olmuş kemikleri biraraya getirerek insanı ruh ve bedeniyle diriltecek, hatta dünyadaki el ve ayakları kendisi aleyhine şahitlik edecektir.
Yasin suresinin 36/65. ve 78-79. ayetleriyle başka ayetlerde bu hususa açıklık getirilmektedir.
Kur'an'da bir tek bedenden ve ruhtan bahsedilmekte, insan için başka beden ve ruhlardan söz edilmemektedir.
Kur'an'da insanın ruh-beden bütünlüğü esas alınır.
Oradan ne ruh öneçıkarılarak beden ihmal edilir, ne de bedene bir imtiyaz tanınır,însan ruh ve beden olarak, hayatı bir bütün olarak yaşar ve ölümdensonra dirilmeyle yine ruh ve beden olarak ebedi ahiret hayatını ölümsüz bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.
Ruhların sürekli bedenlenmesi ve başlangıcı olmaksızın, ezeli birkainatı temel alan reenkarnasyon fikri aşağıdaki hususlarla birlikte değerlendirildiğinde anlamını yitirir.
Şöyle ki; ruhların sürekli bedenlendiği bir dünyada sabit sayıda insan olmak durumundadır.
Nüfusun artmıyor olması gerekir.
Artması halinde ise dünyaya yeniyeni ruhların gelmesi gerekmektedir.
Ruhların bir sonraki hayatlarının bir önceki hayatlarına göre olacağı
düşüncesini savunan tenasüh anlayışının aksine, bir adalet mekanizmasının devreye girmesi gerekir ki, kendiliğinden gerçekleşecek bir durum değildir.
Ölümden sonra bir ahiret ve hesap süreci işleyecektir.
Ancak reenkarnasyon bir deneyim mi değil mi noktasında bir konuya daha değinmek gerekir.
Özellikle hiperventilasyona dayalı nefes tekniklerinde veya hipnoz altında yaş geriletmesinde bireyin deneyimlediği başka hayatlara yaklaşma ve hissetme deneyimlerimevcut.
Yani genetik bir açılım ve hücre aktivasyonu olarak da ifadeettiğimiz bir husustan bahsedebiliriz.
Konu ile ilgili detaylar hipnoz ile ilgili kitaplarda yer almaktadır.
Bu olayı deneyimlemek isteyen birey, hipnoz seansı ya da hiperventilasyona dayalı nefes tekniklerinden birini seçer ve uygular.
Jung bu bahiste tüm insanlığın kollektif bilinçaltı olarak konuyu açıklar.
Başka hayatları kendisine yakın hisseden kişi aslında bu şekilde vahdete dönük esintileri almaya başlamıştır.
Bütünle varolabilme hissine doğru bir seyri başlatabilir.
En büyük İslam alim ve mutasavvıflarından İmam Gazali, “RavzatütTalibin” isimli eserinde şunları söylemektedir:
“Allahu Tealanın fiilllerini; ve melaike vasıtası ile yıldızları, semaları hareket ettirerek yeryüzündeki canlıları ve bitkileri nasıl vücuda getirdiğini bilen kimse; hem Ademin kendi âlemindeki tasarrufunun, halik tealanın büyük alemdeki tasarrufuna benzediğinive hem de Rasulullahın: “Allah ademi kendi suretinde yarattı”açıklamasının manasını anlar....
Denilirse ki ruhlar bedenlerle yaratıldığı halde, Rasulullahın(SAV); “Ben yaradılışça peygamberlerin ilkiyim; peygamberlikçe de sonuncusuyum.. Ben nebi iken, Adem su ile çamur arasında bulunmaktaydı!.” sözününmanası nedir?
Hakikat şu ki: Bunların hiç birisinde ruhun kadim[bedenlerden önce geçmişte varolduğuna] olduğuna dair bir delil yoktur!..
Fakat “Yaratılışça peygamberlerin ilkiyim” sözünün zahiri manasına göre, O’nun varlığının bedeninden önce yaratıldığına delalet ihtimali mevcuttur.
Zahiri olmayan manası ise bellidir..
Tevili, açıklaması da mümkündür..
Fakat kat’i delil zahire meyletmez..
Bilakis zahirin teviline hükmetmede kullanılır....
Nitekim Allah Teala hakkındaki benzetmenin zahirlerinde olduğu gibi.“Allahu teala ruhları cesetlerden ikibin yıl önce yarattı” sözüne gelince buradaki “ruhlardan” maksad “melaikenin ruhları”dır..
Cesedlerden maksad da, arş, kürsi, semalar, yıldızlar topluluğu; hava su, yeryüzü gibi alemlerin cesedi, bünyesidir..
“Ben yaratılışça peygamberlerin ilkiyim” sözüne gelince, buradaki “yaratılışça” [HALK] kelimesi “takdir” manasınadır.. “icad”yani yaratıp vücutlandırma manasına değildir..
Çünkü Rasulullah (SAV) anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden önce mevcut ve yaratılmış değildi.
Fakat gayeler ve kemaller, takdir hususunda önce, varlık hususunda sonradır.
Zira Allah teala ilahi meseleleri, olayları kendi ilmine uygun olarak önce lehvi mahfuzda takdir eder, şekillendirir.
Buraya kadar, şayet varlığın iki şeklini de anladıysan; Rasulullah’ın varlığının, Ademin varlığından önce; yani gözle görülen varlık değilde, ilk takdir edilen varlık olarak “önce” olduğunu anlamış olursun. ...’’
Görüldüğü gibi İmam Gazali ve Abdulkadir Geylani gibi mutasavvıflar ruhlarının insan bedeninden önce yaratıldığını kabul etmemekte ve her insanın ruhunun bedeniyle birlikte ve bu bedenle oluştuğunu söylemektedirler.
KAYNAKLAR:
İyileşme Kitabı-Doç.Dr.Nusret Kaya
Dini Yanlış Anlamak-Ahmed Hulusi
İslam-Ahmed Hulusi
Astroloji Mucizesi ve İslam-Yalkın Tuncay
Astroloji ve Bilginin Yüklenmesi(Makale)-Yalkın Tuncay
Hologram(Makale)-Yalkın Tuncay
İslam ve Karma Felsefesi-Harun Yahya
İslamiyet Açısından Reenkarnasyon(Makale)-Prof.Dr.Ahmed Yüksel Özemre
Ruh ve Kainat-Dr.Bedri Ruhselman
Aile Dizimi Grup Çalışması-Haydar Ersöz
Reenkarnasyon:Göğü Yerde Aramak(Makale)-Mücahit Bilici
Reenkarnasyon ve Hologram (Makale)-Kenan Keskin
Reenkarnasyon ve Ölümden Sonra Yaşam-Karma ve İsa Mesih’in Mesajı(Makale)-Douglas Groothuis, Ph.D.
Kur’an ve Reenkarnasyon-Prof.Dr.Şerafettin Gölcük
Reenkarnasyon-Yeniden Doğuş-Rauf Pehlivan
Yalkın Tuncay
14 Kasım 2007 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)